İzleyiciler

26 Haziran 2016 Pazar

ANI DEFTERİ




ANI DEFTERİ

Çocuk tüm güçüyle kendisini topladı, karanlığa karışmamak için ve yanından sessizce geçip gitmek için...
Sadece gözlerini mi kapatmalıydı yoksa kulaklarını da kapatması gerekiyor muydu ?
Ve o iğrenç koku zaten çoktan sarmıştı dört bir yanı...
Zordu çocuk için öylece bu çamura batmadan çekip gitmek.
Nasıl başaracaktı ?
Cevabını bile bilmediği bir başka soru işte...
Çevresi, tüm arkadaşları bu karanlığı, bu çamur dolu hayatı öve öve anlatıyordu oysa çocuğa.
Bitmek bilmeyen sohbetlerde...
Ne zaman televizyon başına geçse yine aynı bataklık,
Ve internet çoktan bir karanlıklar deryası olmuş.
Özgürlük insanların ağızlarında ama tek dertleri sorumsuzluklarını gizlemek.
Sanki bu dünya bu hayat bir tek onlara aitmiş gibi davranışlar...
Kimisi ufak bir tartışma üzerinden kimisi ise ön yargısından dolayı kapılmıştı bu karanlığa
Ve çamur her yerde bütün zihinler..
Öyle ki kaplamıştı bütün akılları aydınlık aydınlar belkide kölesi olmuştu bu düşüncelerin...

İşte böyle düşünüyordu çocuk.
Korku, Karanlık, Bataklık ve çamur sadece bu kelimeler....
Özgürlük maskesini takmış her yerdeler...

Bu hayat benim sözleri...
Bu beden benim yaşayışı...
Ve basının sorgusuz sualsiz özgürlük arayışı...
Bitmek bilmeyen insan hırsları...
Yalana iftiraya dayalı yaşamları...
Dini kullanan sahtekarları...
Ve daha nice çamur beyinli insanları...

İşte böyle yazıyordu çocuk çocuk anı defterine gelecekte okuyup hatırlamak için büyüdüğünde o dünyaların kapısından girmemek için böyle yazıyordu her bir sayfaya.


18 Haziran 2016 Cumartesi

ÇOK UZAK BİR GELECEK MİSALİ



ÇOK UZAK BİR GELECEK MİSALİ


Sokaklar boştu ve kimsesiz caddeler...
Çocuklar evlerinden çıkmaya korkar olmuştu.
Öksüz kalmıştı dünya, 
Ne bir ses ne bir yaşam belirtisi...
Artık hiç birşey duyulmuyordu.
Bütün bunların tek sebebi ise vurdum duymazlıktı.
Evet ne zaman ki insanoğlu kapısını başkalarına kapattı,
Ne zaman ki bana dokunmayan yılan bin yaşasın denildi,
İşte o zaman öksüz kaldı dünya.

Sessizlik... Derin bir sessizlik...
Hakimiyetini kurdu yer yüzünde.
Ama savaşlar hiç bitmemişti.
Zaten hangi savaşın sonu barıştı ki ?
Bu bize söylenmiş en büyük yalan değil miydi ?

Her savaş yeni bir felakete, savaşa gebedir.
Çünkü hiç bir zaman bitmez insanoğlunun hırsı.
İnsanlar tüm bunlara rağmen hala devam ediyordu savaşa,
Doymak bilmeyen hırsına,kibrine yenik düşmeye,
Evet hala devam ediyordu insan yenilmeye...

Yaşam çoktan bir kenara koyulmuştu.
Ve mutluluk,huzur,barış zaten yasaklanmış kelimelerdi.

Hatta cümleler,kelimeler,harfler ve sesler
Birbir siliniyordu yer yüzünden, insanların hatıralarından...
Evet işte böyle bir hal alıyordu dünya,
Doymak bilmeyen hırsların yüzünden,
Ve bitmek bilmeyen savaşların etkisiyle,
Bir karanlık kaplıyordu artık tüm yer yüzünü, dünyayı
Hatta bizlerin bu garip bedenlerini,yüreğini
Bir karanlık,umutsuzluk hakim oluyordu tüm her şeyimize...

Ne zaman gelecekti bu barış, ne zaman bulacaktık huzur ?
Ne zaman çocuklar korkusuzca dolaşacaktı sokaklarda ?
Ne zaman insanlar artık büyüyecekti?
Ve kavganın, biribirine kötülük etmenin bir yararı olmadığını ne zaman anlayacaktı?

Sanki çok uzak bir gelecek gibi...

13 Haziran 2016 Pazartesi

Affet bizi hayat


Affet bizi hayat


Ah Be hayat,
Sonunda anladım beni sen yormuyorsun
Bu omuzlarımın çökmesi,
Bu erkenden yaşlanmışlığım,
Senin suçun değil.

Ah Be hayat,
Oysa ne kadar da kolay değil mi?
Tüm suçu senin omuzlarına yüklemek...
Ne kadarda basit değil mi?
İşin içinden sıyrılmak...
Nasıl olsa Hayır da diyemiyorsun,
Kendini de savunamıyorsun.
Ama sonunda anladım,
Beni sen yormuyorsun.

Bu dünyanın kirlenmişliği değil...
Insanların kirlenmişliği yoruyor.
Nefretleri,  kinleri,  hırsları
Ve sadece kendilerini düşünmeleri
Beni, bizi, herkesi yoruyor.
Sonrada hayata atıp suçu,
Öylece çıkıyoruz içinden...

Affet bizi hayat
Seni bu kadar yorduğumuz için...

9 Haziran 2016 Perşembe

ŞEHRİ RAMAZAN


ŞEHRİ RAMAZAN


Geldi 11 ayın sultanı çaldı kapımızı...
En güzel misafir, bereketi, huzuru, rahmeti ile girdi kapımızdan.
Her zaman ki gibi gelmesiyle beraber bir rahmet indi dünyaya, yer yüzüne.
Sabır ve merhameti öğretir bize tuttuğumuz ve tutacağımız oruçlar.

Şeytanın zincire vurulduğu bu mukaddes ayda nefsimizi terbiye etmemiz daha kolay olur. Tahammül gösteririz Mevlamızdan gelene ve daima dua ve zikir ile meşgul ederiz dilimizi.
Namazlar daha bir özneli olur ve hiç aksatılmaz Sabah namazı...
Kur'an ayıdır Ramazan. Hatimler sanki sıraya girmiş gibi bir bir inerler.
İşte böyle güzellikler dolu bu mukaddes ayda biz kullara düşen oruç ibadeti başta olmak üzere diğer ibadetlerini yerine getirmektir.

Öyle ki oruç hem bedenimize hem zihnimize sağlık getirir. Manevi olarak bizi temizler. Günahlarımızın ağırlaştırdığı bedenimizi hafifletir ve daha bir güzel daha bir saf hale getirir.
Kendimiz kadar birey kadar toplum da huzur bulur. Toplumsal barış,hoşgörü bu ayda iyice artar.

Ve çocuklar...
Onlar için tam bir şenliktir Ramazan. Gece yarısı sahura kalkmak için hangimiz can atmazdık. Gizli gizli kalkan büyükleri kaç kez sofranın başında yakaladık. Tuttuğumuz tekne oruçları nasılda bizleri mutlu mesut ederdi. Ve akşamları o güzel ramazan akşamları... Festivalleri, eğlenceleri ve doyumsuz sohbetleri ne kadarda güzeldi ve hala da güzel. Teravih namazları uzun ama sıkılmazdık cemaatin en arkasında bizler hep oyundaydık. Masum ve nurlu oyunlar...

Birbirimize gidip geliriz ramazanda. Paylaşma, bir olma, birlik olmak hiç bu kadar güzel anlam ifade etmezdi bizim için...

İşte böyleydi ve böyledir Ramazan. Bir şehri Ramazan daha hoş geldi sefalar getirdi. Ülkemize huzuru, bereketi, mağfiret ve rahmeti getirsin. Ülkemizin üzerinde gezinen bu kara bulutları tez zamanda hayırlısı ile dağılması duasıyla hayırlı ramazanlar.


4 Haziran 2016 Cumartesi

SİYASİ YALAN




SİYASİ YALAN

Yıl 1965 ve Uruguay Ermeni tehcirini ilk soykırım olarak tanıyan ülke oluyor. Sonrası ip söküğü gibi geliyor zaten. Bugünlerde ise Almanya bunu parlamentosundan geçirerek 29. ülke oldu.

Bu iddiaları kabul eden ülkelere baktığımızda; Ermenistan, Arjantin, Avusturya, Belçika, Bolivya, Brezilya, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Hollanda, İtalya, İsveç, İsviçre, Kanada, Kıbrıs Litvanya, Lübnan, Lüksemburg, Paraguay, Polonya, Rusya, Slovakya, Suriye, Şili, Uruguay, Vatikan, Venezuela ve Yunanistan'dır. Evet sizlerinde dikkatini çekti değil mi oldukça fazla Amerika kıtası ülkesi mevcut. Tabi Avrupa kıtasını da unutmuyoruz.

Listede bu kadar Amerika kıtası ülkesi olmasının sebebini belli, başlı kaynaklar zamanında ermenilerin oraya yaptıkları göçler ile elde ettikleri kazanç ve mevkileri neden olarak göstermişlerdir. İşte Uruguay ın 1965 yılında başlattığı bu girişimi zamanında Türkiye nasıl karşıladı ne gibi yaptırımlar uyguladı bilmiyorum ve araştırmadı açıkcası pekte araştırmaya niyetim yok. Çünkü sizler ile paylaşacağım bu yazımın konusu kesinlikle haklı olan bu mücadelemizi savunmak olmayacak.

Türkiye'nin zamanında yapmış olduğu komisyon tekliflerine sessiz kalan Ermenistan ve Avrupa ülkeleri şimdi tamamen siyasi ve hatalı kararlar alarak yanlış bir bilgiyi doğru olarak göstermek niyetindeler.

Tüm bunların sebebini ise aslında bizler çok iyi biliyoruz. Evet yurt dışında bir çok ülkede yeteri kadar iyi bir şekilde Lobilerimizi organize edemedik ve kendimizi anlatamadık... Ancak unutmamk gerekir ki tarihin kayıtları açılsın bütün doğrular ortaya çıksın teklifimize verilen cevaplar belliydi. İşlemediğimiz bir günahı her ne kadar üstümüze yıkmaya çalışsalarda boş. Çamur at izi kalsın niyetiyle yapılan bu tip girişimleri artık kabul edecek bir Türkiye yoktur inşallah olmayacaktır.

1915 yılında devletiniz savaş halinde...
Doğuda bir çok yerde köylerde Ermeni çeteleri Ruslarla iş tutup sizin vatandaş ve insanınızı katledecek.
Peki buna verilmesi gereken cevap ne olmalıydı?
Almanlar gibi sabun mu yapmalıydık ?
Yoksa Amerika kıtasına yerleşen bugün kü sömürgeci devletlerin yapmış olduğu gibi köklerini mi kazımalıydık. Zira şu zamanda Amerika kıtasında yaşayan kaç tane yerli halk var acaba ?
Yoksa Avrupa nın ileri medeniyetine sahip devletlerinin yaptığı gibi zulme karşı üç maymunu mu oynamalıydık ?
Gerçi onlar bunu sadece islami çoğrafyada yapıyorlar kendilerinde böyle bir olay olsa yer yerinden oynar.
Ya da Amerika gibi Irak a özgürlük mü götürmeliydik?

Evet biz bu yukarıda saydıklarımızın hiç birini yapmadık çünkü bizim tarihimizde sömürü de zulüm de soykırım da yoktur.

Daha da komik tarafı yukarıda adı geçen bazı ülkeler de soykırımın reddi durumunda üç ile beş yıl arası ceza uygulanması. Hangi ülkeler mi?

Adı hep gündem de olan bankalarında kara para aklanan Isviçre, öyle ki her kim vergi kaçırmak isterse oraya koşar. Mafyaların uyrak mekanı bankaları hep o ülkededir Isviçre de.

Mafya demişken Italya da ceza uygulayan bir başka ülke. Evet mafya kelimesi ile özdeş olan bu ülke bir yalana iftiraya ceza uyguluyor. Tarihi Araştırma bilimsel bir temel yok. Sonuçta İtalyanlar işte çok uzun lafa da gerek yok.

Slovakya da bir başka ülke. Tarihinde yok yok olan bu ülkede cezai yaptırım uyguluyor.

Tabi olmazsa olmazımız her yerde karşımızda olan Yunanistan.

Tüm bu ülkeler düşünüldüğünde ve günümüzde yaşanılanlar göz önüne alındığında Ermeni tehcirinin Türkiye lehine nasıl kullanıldığını anlamamak için büyük çaba gerek. Gözlerini kapatıp gerçeklerden uzaklaşarak asla doğruyu saklayamazsınız.




1 Haziran 2016 Çarşamba

SÖYLE YAĞMUR



SÖYLE YAĞMUR

Söylesene yağmur, 
Sen misin böyle üşüten, 
Yoksa ben miyim üşüyen...

Bak rüzgar bile nasıl sert esiyor,
Kurumuş yapraklar havada savruluyor,
Dallar bile çaresiz nasıl ağlıyor...

Yalnızlık bir türkü olmuş,
Dallar, yapraklar, rüzgar,
Ve hatta yağmur bile... 
Dolamış bir kere diline,
Gittiği her yerde bırakır onu.
Sanki küçük bir hatıra gibi...

Gam ve keder yayılmış.
Dört bir yanda hanı varmış,
Gecen her yolcuya ayrılık fısıldamış...
Bak yağmur, 
Aşk bile yolundan ayrılmış.

Tek kalan yürekte bir hasret,
Oysa kalmış herkes vuslata hasret,
Dinle bak yağmur,
Dillerde hep aynı dua...

29 Mayıs 2016 Pazar

MİM: Kim Bu Skose2906




Mim : Kim Bu Skose2906


Evet arkadaşlar yeni bir MİM yazısıyla yine karşınızdayım. Sema Gürpınar a beni mimlediği için teşekkür ederim.

Mim in konusu Benim, Süleyman Köseoğlu.

26 Aralık 1984 doğumluyum. Evin ilk çocuğu ilk neşesiyim. Aman kardeşim duymasın :)
Evet benden küçük bir de kardeşim var. İki kardeş olarak Ankara'da doğup büyüdük. İlkokul,Ortaokul ve Liseyi etlikte okudum.

Çok başarılı bir öğrenci olmasamda yine de kötü değildim. Ama özellikle bir dönem oldukça kötü notlar getirmem sonrasında annemin duygusal konuşması beni kendime getirdi ve yılsonunu kayıpsız kötü notsuz atlatmamı sağladı.

Etlikte doğup büyümüştüm. Bir başkaydı benim için o semt... Arkadaşlarım okulum ve anılarım hep orada kaldı. Arada bir gidip gezsem de hiçbir şey eskisi gibi değil.
Evet anladığınız üzerine güzel bir çocukluk geçirdim. Saklambaç oynamalar,kukalı olanı özellikle, evde durmayıp kendimizi dışarı sokağa atmalar, rahat rahat dışarıda bahçede toprak ve insanlarla iç içe olmalar...

O zamanın evde oynayabildiğimiz bizi eve bağlayan tek şey atariydi ve oda bizde yoktu. Yne ailem çevremizde ki çocukların durumunu gördükten sonra bizim eve atari sokmamıştı. Derslerden, sokaktan ve insanlardan hatta hayattan uzaklaşmamamız için bunu yapmıştı.

Üniversiteyi Manisa'da Celal Bayar Üniversitesinde okudum. Maliye bölümünde ve muhteşem geçen bir 5 yıl.
Üniversiteye gitmeden önce bir abim bana, "İnsana 2 yer çok şey katar onu değiştirir. Bunlardan ilki Üniversitedir. İkincisi de askerlik." demişti.
Ve gayette haklı çıktı.
Üniversitede edindiğim ve bir ömür boyu sürmesini istediğim arkadaşlıklarım hala devam etmekte ve ben hala onlardan çok şey öğreniyorum. Bir başka paylaşım bir başka düşünce ve bir başka hayat...

Hobilerime gelince şu sıralar tek ve süreklilik gösteren tek hobim blogum kaldı.
Onun haricinde kitap okumak arada Ankarayı gezmekte stres atmak onusunda bana yardımcı oluyor.

Şimdi gelelim Mimlenecek arkadaşlara :)

Sevdican Sevdican
Gözde Türker
Çıplak yazar
Tigris Diver



27 Mayıs 2016 Cuma

Kültür Fışkırıyor



Kültür Fışkırıyor



En son hangi kitabı okudunuz ?
Peki ya gazete, köşe yazar var mı devamlı takip ettiğiniz?
Bu sorulara verecek cevabınız mı yok ?
Kitap okuma oranları düşüyormuş. Eeee normal yükselmesini şahsım adına beklemezdim.
Neden mi?
Size devamlı karşılaştığım bir olay anlatayım;
Vatandaş evinden çıkar koşa koşa bankaya gider, Atm kuyruğuna girer eee malumunuz artık bir çok işlem gişelerden değil atm lerden yapılıyor. Para yatırma, havale, fatura ödemesi,kredi kartı ödemesi ve daha bir çoğu...
Sıra kendisine gelmiştir.
İşlemini seçer ve...
Ve sonrası yok neden mi çünkü işlemini bir türlü gerçekleştiremez.
Ama vazgeçmez hemen benim insanım.
İnattır hele bir de bizdense sormayın gitsin,
Dener tekrar tekrar usanmadan dener.
Denemekten de bıkar bir süre sonra eee daha sırada bekleyenlerde vardır.
O zaman çare nedir?
Hemen içeri koşar memura güvenliğe kim denk gelirse önüne soraracaktır.
Atm arızalı ya da işlemi yapamadım bir türlü parayı almadı atm...
Ve daha bir çok bahane....
Sorarsın amca atm de yazan bilgilendirme yazılarını okudun mu ?
Cevap: Hayır.
Okumak yok !!
Ve daha bunun gibi bir çok olay vardır.
Marketten aldığınız ürünün son kullanma tarihini kaçımız okuyoruz ?
Ya da yolda giderken tabelaları kimler okuyor?
Eee yol sormak varken ya da ezbere iş yapmak varken kim okuyacak değil mi ?
Oysa ilk emir ilk inen ayet değil midir  OKU...
Ne oldu da unuttuk biz okumayı.
Ne zaman bıraktık acaba ilerlemek öğrenmek hevesimizi...
Evet evet duyuyorum sizi ne zaman oldu ki diyor bazılarınız içinden.
Ve bazılarınız haykırarak söylüyor.
Oysa hepimiz çok iyi gazel okuruz değil mi ?
Ya uzun hava üstümüze yoktur bir başlasak okumaya susmayız daha...
Evet konu maval okumaya gelince de aynıyız. En iyi yazarlar yanımızda şaşkınlıktan küçük dilini yutar.
Tüm bunlardan sonra yazımı iyi bir dilek ile bitiriyorum.
İnşallah bizlerde okumaya başlarız ama maval,gazel veya uzun hava olanından değil....

25 Mayıs 2016 Çarşamba

BU BİR UMUT Bölüm 5; Mehmet ve İsmail Beyoğulları




BU BİR UMUT

Bölüm 5;  Mehmet ve İsmail Beyoğulları




Yapraklar, güçsüz kalmıştı.
Kuru ve kırılgan,
Dallar artık onlara sahip çıkmıyordu.
Ya da rüzgar,
Bir o kadar güçlü
Ve sertti,
Ne dal kalmıştı ne de yaprak...


Umut hiç olmadığı kadar mutlu ve şaşkındı. Bu büyük kampüste geçen her gün ona yeni bir sürpriz yeni bir eğlenceydi. Çok güzel arkadaşlıklar kurmuştu. Cenk, Hakan, Hasan ve Mehmet. Tuhaf ve garip bir hikayesi vardı Mehmet'in. Aslında tamda akademilerin amacına uygun olarak burada bulunuyordu. Mehmet daha 7 yaşında iken ailesini kayıp etmişti. O gün kendisini bu kocaman dünyada bu kalabalık dünyada küçücük ve yalnız hissetmişti. Tek başına şimdi ne yapacaktı, kim ona sarılacak ve onu koruyacaktı. Tüm bu bilinmezliğin umutsuzluğun arasında uzaktan bir akrabası gülmüştü yüzüne. Çok iyi tanımıyordu Mehmet bu Süha amcasını. Ne annesinin ne de babasının bir kardeşi, yakın bir akrabası vardı hayatta. Süha amca bile babasının amca çocuklarından biriydi. Mehmet büyüdüğü bu küçük köyde onu nadiren görürdü.

Süha amcası Mehmet'i köyün büyüklerini de razı ederek yanına almıştı. Onu İstanbul'a götürecek ve orada okutacaktı. Ileride güzel bir işi ve iyi bir maaşı olacaktı Mehmet'in,  işte böyle söylüyordu Süha amca tüm köye. Mehmet Yozgat'ın o küçük köyünden bu hayaller ile çıkıyordu büyük İstanbul yoluna.

İlk kez denizi görmüştü Mehmet ve uzun süre öylece bakakaldı boğaz köprüsünden geçerken. Bir ara amcasına dönüp,

-" Bir gün buraya gelelim mi Süha amca? Ben köyün tüm kurunlarında ve havuzlarında yüzerdim bu yüzden yüzme biliyorum. Bu deniz ne kadar derindir? Ben burada yüzebilir miyim? " diye söylemişti. Süha amcası bir süre Mehmet'in yüzüne bakmıştı öylece bakıp zamanı geçirmişti. Ne bir cevap ne bir işaret hiç birşey yoktu yüz ifadesinde. İşte ilk kez o zaman Mehmet'in içini bir huzursuzluk kapladı anlam veremediği nedenini bilmediği...

İstanbul'da ikinci gününde amcası Mehmet'i dışarı gezmeye çıkartmıştı. Çok sevinmişti buna geldim geleli evde tıkılı kaldım ne oynayacak bir çocuk ne de bir arkadaşım var diye düşünüyordu Mehmet. Bir yol kenara geldiler. Trafik lambalarının orada durdu amcası ve Mehmeti tam önüne çekti,

-" Bak evlat şimdi sen burada bekleyeceksin. Şu lambaları görüyor musun? Onların anlamlarını heralde biliyorsundur kırmızı dur, yeşil geç demektir. Sen kırmızıda duran arabaların hemen önüne koşacaksın ve camlarını sileceksin. Bununla beraber her cam silmede şoförden para isteyeceksin anladın mı beni? Burası artık senin ve benim ekmek teknem."
Mehmet şaşkın gözlerle amcasını dinliyordu. Duydukları ona önce anlamsız geldiler. Ne demek istiyordu ki amcası o burada ne yapacaktı hem neden yapacaktı bunu peki ya okul, okula gidecekti ne olmuştu şimdi acaba amcasını kızdıracak ne yapmıştı ki ? İki gündür onun sözünden dışarı çıkmamıştı. O ne dediyse yapmıştı öyle ki canı çok sıkılmış olmasına rağmen evden dışarı adımını atmamıştı.

Mehmet tüm bunları düşünürken amcası ona daha bir çok şey anlatıyordu. Duran arabalara nasıl yaklaşması gerektiğini, hangi arabaların şoförlerinden daha iyi para alabileceğini, eğer polis görürse ne yapması gerektiğini anlatıp duruyordu. Ama O hiç bir şeyi duymuyordu gözleri boş boş etrafına bakıyordu. Yardım ister gibi öylece süzdü sağını solunu ama gördükleri hep yabancı yüzlerdi. Evet anlamıştı o artık tek başına bir çocuktu ve çabuk büyümek zorunda kalacaktı. İşte tam o sırada yüzünde bir sızlama acı bir tokat sesi. Neye uğradığını şaşırdı, amcası şimdi ona bağırmaya başlamıştı. Senin aklın nerede ben sana burada ne anlatıyorum beni dinliyor musun ? Yüzüme bak dikkatini bana ver çocuk yoksa elimde kalırsın... Bak eğer bugün buradan iyi para kazanamazsan sana akşam yemek yok şimdi anladın mı beni ? Ve daha bir çok ses, kelime, öylece dökülüyordu amcasının dudaklarından. O kadar hırçın ve sert ki sanki bir düşman vardı karşısında işte öyle bağıra bağıra konuşuyordu. Ne istemişti ki Mehmet'ten neden bunu yapmıştı...

Utana sıkıla başlamıştı Mehmet kendisine verilen göreve. Duran arabaların camını silmeye koşuyordu. Başı hep yerde gözleri hep nemli. Dokunsalar hatta dokunmalarına bile gerek yok ufak bir seslenmelerinde bile gözlerinde ki pınar boşalacaktı. İşte öyle bir durum ve haldeydi... Elini o küçük parmaklarını zor uzatıyordu cama biraz bozukluk için...  Ah Mehmet annesinin kınalı kuzusu, babasının yiğidi... Ah Mehmet şimdi bu kötü dünya da tek başına kalmış kimsesiz Mehmet. Dalların kuru yaprağı Mehmet, rüzgara dayanamayıp savrulan Mehmet ve dalını ağacını kayıp etmiş Mehmet. Toprağa hayata tutunan kökleriymiş meğer ailesi onun. Sımsıkı tutmuş hayata karşı, dünyaya karşı ve hatta Süha amcası gibi kötü insanlara karşı, onu koruyan onu sarmalayan büyük çınar ağaçıymış ailesi.

Böyle geçiyordu günleri Mehmet'in sabahları kalkıp amcasıyla yola düşüyorlardı. Kimi zaman bir ışıkta bekliyor cam siliyor kimi zaman bir yerde oturup dileniyordu. Amcası ise uzaktan uzağa hep Mehmet'i gözlüyordu. Olur da yanında biri biraz fazla kalsın bir iki soru sorsun hemen çıkıp geliyordu ve Mehmet'i aldığı gibi oradan uzaklaşıyordu. Biraz öğüt veriyordu,

-"Aman kimseyle gereğinden fazla konuşma, onlara asla benden bahsetme. Adını söyle biraz duygu sömürüsü yap para verirlerse al ama konuşma uzarsa da hemen oradan uzaklaş tamam mı?" diyordu.

Geceleri gündüzlerini, gündüzleri de acılarını kovalarken böyle geçiyordu Mehmet'in günleri. Her gün yeni bir umut ve yeni bir hayalle uyanıyor ama yine o dik bakışlı çatık kaşlı amcasını görüyordu. Nadiren gülüyordu Süha amcası ve hiç köyde ki gibi değildi. Hep bir azar hep bir sinir vardı. Sanki bütün gün dilenen çalışan oymuş gibi bağırıp çağırıp dururdu. Hani görende tonlarca yükün altında kalmış evine ekmek yemek getirmek için yapmadığı iş kalmamış bütün gün oradan oraya koşuşturmuş sanırdı. Oysa kahve köşesinden hiç eksik olmazdı. Akşam koşa koşa kahveye gider ve bütün gecede orada kalırdı. İlk günler korkuyordu Mehmet ama sonrasında alıştı. O her kahveye gittiğinde daha özgür hissetti. Rahattı evde tek başına kimse kızmıyor boş boş bağırmıyordu. Hatta gece yarısı camdan dışarı yıldızlara bakardı. Ah derdi içinden keşke bende gökyüzünde olsam da bütün dünyayı izleye bilsem...

Yine günlerden bir gün trafik ışıklarında beklerken tüm hayatının akışı değişmişti Mehmet'in. Kırmızı ışıkta bekleyen arabaları inceledi ve içlerinden biri oldukça lüks bir otomobildi. Tamda amcasının dediği gibi belki bugün bu arabadan iyi bir bahşiş alırım diye düşünüyordu. Akşam aç karnına uyumak gerçektende büyük sıkıntıydı onun için. Usul usul yaklaştı arabaya her zaman ki gibi utangaç ve çekingen bir tavırla. O ilerledikçe ayakları geri geri gitmek istiyordu ama yapamazdı akşamı düşündü amcasının öfkesini,bağışını ve onu yine hırpalamasını gözlerinin önüne getirdi. Elinde ki bezi arabanın camına sürmeye başlamıştı şoför git diye işaret ediyordu ama o dinlemek istemedi. Sonra arabanın arka kapısı açıldı ve orta yaşlarında biri indi.

-" Söyle bakalım genç adam senin adın nedir ?" diye seslendi.

Mehmet bir an durdu cevap versem mi diye düşündü. Sonra amcasının ona verdiği öğütleri hatırladı, senin hakkında ki sorulara cevap ver ama sakın benden bahsetme demesini.

-" Mehmet efendim." dedi kendisinin bile zor duyacağı bir ses tonuyla.

Adam dikkatli dikkatli Mehmet'e bakıyordu. Elini uzattı ve başını okşadı Mehmet ailesini kayıp ettikten sonra ilk defa biri ona karşı bir şefkat bir sevgi göstermişti. 

-"Eee Mehmet sen burada tek başına mısın ? Bir büyüğün yok mu ? Hem senin bu yaşta burada değil okulda olman gerekmiyor mu ? 
Hadi söyle bakıyım bana ailen nerede nerede yaşıyorlar ? Seni onların yanına götüreyim onlarla da tanışmak isterim. Olmaz mı hem sen de burada yorulmuşsundur biraz dinlenmiş olursun hem bak sana söz veriyorum bugünkü tüm yevmiyende benden. Ne dersin sence de güzel bir teklif değil mi? "

İki arada bir derede kalmıştı Mehmet.  Bugün daha fazla burada beklemesine gerek yoktu sadece tek yapması gereken bu amcayı Süha amcasının yanına evlerine götürmekti. Hem belki böylelikle Süha amcası ona bu akşam yemek verirdi. Ne olacaktı ki hem kendisi bahsetmeyecekti bir zat amcası kendisini adama tanıtıp anlatacaktı. Ama dedi ya kızarsa... Ya yine beni döverse...

Bir anlık kararsızlık ve geçmeyen saniyeler. İsmail Bey çocuğun gözlerinden bunu okuyabilmişti. Neden düşünüyor acaba yoksa korkuyor mu ? diye aklından geçiriyordu. Bugünlük yevmiyesini de teklif ettim zaten onu burada tutanlar bu para için tutmuyor mu ? İşte tüm bu beklemenin arasında çocuğu hem cesaretlendirmek hem de daha iyi tanımak için aklına bir fikir gelmişti.

-"Eee genç adam ne dersin sen benim bu teklifimi düşünürken şurada ki lokantada da aç karınlarımızı doyuralım mı ? Olmaz mı ben açıktım sen de benimle beraber birşeyler yemek ister misin?"

Ve Mehmet'in dudaklarından o kelime tek başına yalnız olarak sanki tüm dünyanın malını ona vermişler gibi döküldü.

-" Evet."

Yemekte İsmail Beyoğulları istediğini almıştı. Mehmet tüm herşeyi ona öyle güzel ve masum bir şekilde anlatıyordu ki İsmail Beyoğulları duydukları karşısında git gide bir öfkeye düşüyordu. Ah diyordu içinden ah bu gençler ah bu çocuklar.... Hadi sizler masum, temiz yavrularsınız da ya bunlara izin veren büyükler ya bunlara göz yumanlar. Hiç mi uyanmadı köyün büyükleri hiç mi tanımazlardı bu adamı. Bilmezler miydi onun neler yaptıklarını neler düşündüğünü nasıl olur da ailesini yeni kayıp etmiş tamda desteğe, güvene, sevgiye,merhamete ihtiyacı olan bir çocuğu böyle bir zamanında böyle en güçsüz anında böyle bir adama teslim etmişler.

İşte o günden sonra İsmail Beyoğulları Mehmet'i hiç yanından ayırmadı. O gün lokantadan beraber çıktılar önce Süha amcasıyla kaldığı eve götürdü bu güven dolu bu merhamet dolu adamı Mehmet. Tabi yalnız değillerdi ve bunu Mehmet bilmiyordu. Daha onlar içeri girmeden bir kaç polis eve dalmıştı. İçeride kanepe de uyuklamakta olan Süha tüm bu olanlar karşısında şaşkına dönmüştü. Bir korkuyla fırladı kanepeden sağına soluna baktı. Ve o zaman gözleri faltaşı gibi açılmış bir şekilde Mehmet'e baktı. Tam ona doğru hamle yapacaktı ki polis onu ellerinden tuttuğu gibi duvara yapıştırdı.

Mehmet şaşkındı ama içinde bir huzur bir mutluluk vardı. Tüm bu olaylar esnasında yeni tanıştığı bu adam İsmail Beyoğulları onun elini hiç bırakmadı. Ne kadar sıcaktı eli aynı babasının ki gibi...
Ve bundan sonra da hiç bırakmayacaktı.

İşte Mehmet o gün öğrendi İsmail Beyoğulları'nın böyle bir insan olduğunu. Zorda kalmış, güç duruma düşen insanlara yardım ediyordu. Sokakta kimsesiz kalmış çocuklara önce yuva veriyordu. Sonra onları eğitim görecekleri büyük okullara Akademilere götürüyordu. Kimse orada onlara kötü davranamazdı, dışlayamazdı ya da yol kenarında dilenirken, araba camlarını silerken insanların davrandığı gibi baktığı gibi küçümsediği gibi davranamazdı. Bu Akademilerin ilk kuralı ve var olma amacıydı. Zaten böyle kurulmamış mıydı bu büyük okullar....


22 Mayıs 2016 Pazar

DÜŞÜNMEK; KIT KAYNAKLAR




Düşünmek ; Kıt Kaynaklar

                                
Mevcut kaynakların sınırlı, insan ihtiyaçlarının ise sınırsız olması, iktisat biliminin ortaya çıkma nedenidir. İktisat bilimi kaynakların kıt olması nedeniyle insanların yaptıkları tercihler ve bu tercihler nedeniyle aralarındaki ilişkiyi inceleyen bir bilimdir.

Kıt kaynakların biz insanların sınırsız ihtiyacını nasıl karşılaşacağına ilişkin daha bir çok tez ve görüş oluşturulmuş. Bir çok bilim dalından bu konuda yararlanılmaya çalışılmış. Iktisat, maliye, muhasebe ve zaman ile sosyoloji ve Psikoloji birbiriyle iç içe geciştirilerek insanlığın sınırsız olan ihtiyaçlarına cevap bulunmaya çalışılmıştır. 
Peki gerçekten dünyada ki kaynaklar kıt mı? 
Veya bizim bu sınırsız ihtiyaçlarımızın ne kadarı gerekli ?
Koskoca bir gezegeni yiyoruz ve yine de doymuyoruz. Bu doyumsuzluğumuzu da bir çok teori ve görüş ile açıklamaya çalışıyoruz. 
Tarihe bakıyoruz Amerika Kıtası, Afrika ve Asya zamanında bir çok sömürge yaşamışlar ve hala yaşıyorlar. Uluslararası toplum tüm zenginliklerini kaynaklarını sömürdükleri bu milletleri şimdi uzaktan uzağa izlemektedir. 
Kısaca dünyanın kaynakları kıt mıdır bilinmez ama insanoğlunun gerçekten doyumsuz bir ihtiyaç listesi bulunmaktadır. Ve bunları karşılamak için de her yol mübahtır yaklaşımı ile herşeyi yapmaktadır. Sonrada bunları açıklamak için değişik değişik görüş ve teori üretiyor.